Masumiyetin Yeniden İnşası: Primum non nocere
Masumiyetin Yeniden İnşası: Primum non nocere
Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece
Yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna
Olur olmaz yere ıslanıyorsa kirpiklerin artık her şeye
Anneni daha sık anımsıyorsan, hatta anlıyorsan
Kalbini bir mektup gibi buruşturulup fırlatılmış,
Kendini kimsesiz ve erken unutulmuş hissediyorsan
İçindeki çocuğa sarıl
Sana insanı anlatır
Sezen Aksu/Masum Değiliz
Bir önceki yazıda “Şövalye Ruhu”ndan bahsetmiş ve “düello daveti”ni bir sonraki yazıda araştıralım demiştik. Buradan devam edelim.
Hadi başlayalım. Şövalye, tıpkı bir muhafız gibi kılıç kuşanır ve zırhlar giyer. Ancak onu bir muhafızdan ayıran temel farklar vardır: onurlu bir duruş, sarsılmaz bir adalet duygusu ve açıklık cesareti. Bu üç kavram, bir şövalyeyi sadece bir koruyucudan çok daha fazlası yapar; onu bir lider, bir rehber ve bir ilham kaynağına dönüştürür. Peki, bu erdemleri iş hayatlarımızla nasıl birleştirebiliriz?
Günümüzde, kişisel kimliklerimizle iş kimliklerimizi birbirinden ayırmaya yönelik bir eğilim var. Sanki olduğumuz kişi ile kartvizitte yazan kişi tamamen farklı varlıklarmış gibi yaşıyoruz. Çoğu zaman işimize kendimizi katmıyor, iş yerindeki varlığımızı da kimliğimizin dışında bir yerde konumlandırıyoruz (sonra da yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyor koynumuza). Bu temassızlık hem bizi hem ilişkilerimizi hem de yaptığımız işi zayıflatıyor. Oysa iş hayatı, kimliğimizi yansıttığımız, değerlerimizi uyguladığımız bir alan olmalı. Tıpkı bir şövalyenin, savaş meydanında bile ilkelerinden taviz vermemesi gibi.
“Aslında iyi bir insan” ya da “Aslında özünde çok iyidir” Bu sözleri bazen biz de birileri için söyleriz ya da biri, bir başkasından böyle bahseder. Ne zaman bu cümleleri duysam, kendiyle bütün olmayan biriyle karşı karşıya olduğumu anlarım.
Halbuki neden içimizle dışımız arasında bir uçurum olsun ki? İnsanın öz kimliği ile iş kimliği arasındaki uçurum büyüdüğünde bu durum elbette ki ruhsal ve zihinsel sorunları da beraberinde getirecektir. Kimlik karmaşası, anksiyete ve stres hatta depresyon, belki ileride yalnızlık ve izolasyon. Sırf kendimizle bütün olmadığımız için olup bitenler bizi giderek tutarsız, kendine yabancı, boyun eğici ya da isyankâr insanlar haline getiriyor. Bir şeylere küsüp teselliyi başka yerlerde bulmaya başlıyoruz. İş değişiklikleri, istifalar, daha azına razı özgürlük ve huzur arayışları.
Kurumsal hayatı bırakıp kendine ayrı bir yol çizen insanların neredeyse tamamının asıl ihtiyacı, toksik varoluş varyasyonlarından ayrılıp kendini yaşamaktır. Hepimiz, en çok kendimizi özlüyor, görmezden geldiğimiz kendilerimiz için hayıflanıyoruz. Farkında mısınız, hepimiz adı konulmamış bir yas yaşıyoruz. Bu yas, kendi özgün gerçeklerimizi yaşayamamanın yasından başka bir şey değil.
İş hayatına "kurtlar sofrası" deniyor, değil mi? Haksız da sayılmaz bu tanım; rekabetin ve çıkar çatışmalarının yoğun olduğu bir alan bu. Ama dikkat edin, o sofradaki kurtlar da aynı şarkıyı söylüyor: “Eller günahkâr diller günahkâr, bir çağ yangını bu bütün, dünya günahkâr. Masum değiliz hiçbirimiz.” Yani kimimiz protokol sıralarında söylüyoruz kimimiz arkalarda, K14 bloğunda ama nihayetinde bu şarkılara eşlik edenler yine bizleriz. Masumiyetin ortak kayıp olduğu bir dünyada, masum olanın tanımını yeniden yapmak gerekiyor (nihayetinde zaman zaman hepimiz annemizi daha sık anımsıyor ve hatta anlıyoruz). İşte tam da burada, kurtluğun arasına bir şövalye ruhu ile girmekten bahsedebiliriz.
Evet, masumiyet ortak bir kayıp olabilir ancak yeniden inşa edilebilir. Şövalyelik, bu yeniden inşanın yolu olabilir mi? İş hayatında masumiyeti ve etik değerleri yeniden tanımlamak, insanların tek başına üstlenebileceği bir sorumluluk gibi görünse de bir şövalyenin cesareti, başkalarına da örnek olur. Tıpkı D'Artagnan'ın ve dostlarının "Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" felsefesiyle birbirine güç vermesi gibi, erdemli bir duruş mutlaka yankı bulur.
Masumiyetin yeniden tanımı, onur, adalet ve cesaretle mümkündür. Bir çağ yangını olabilir dünya ama yangını izlemek yerine, bir şövalye gibi o yangına su taşımayı seçebiliriz. Çünkü dünyamız şövalyelere artık daha çok ihtiyaç duyuyor.
Şövalye ruhunu iş hayatına taşımak demek, olduğumuz kişi ile iş dünyasında yansıttığımız kişiyi birleştirmek demektir. Kimliğimizi iş yerimize taşıdığımızda, işimize bir anlam kazandırırız. İşimiz, sadece bir gelir kaynağı olmaktan çıkar ve değerlerimizi, inançlarımızı ifade ettiğimiz bir platforma dönüşür.
İşler yolundayken iyi ve nazik olmak kolaydır ancak rüzgâr ters estiğinde de aynı şekilde iyi ve nazik olmak, işte bu şövalyeliktir. Bir kriz anında, anlaşmazlıkta ya da zorlukta (kendini kimsesiz ve erken unutulmuş hissettiğinde mesela) şövalye gibi durmak nasıl mümkün olurdu?
• Sabır ve olgunluk mu yoksa öfke mi?
• Dinlemek mi, anlatmak mı?
• Çözüm peşinde miyim, yoksa haklılık mı?
• Çözümü mü kutlayacağım yoksa intikam mı alacağım?
Günümüzde düello daveti “Bir sorun var, bakar mısın?” ile başlıyor. Bu aslında şu demek olmalı, “Gel bu sorunu birlikte çözelim.” Birlikte çözmek harikadır. Artık yapılması gerekenler belli, karşı tarafı anlayacağım, onun bakış açısını keşfedeceğim ve ortak bir zeminde buluşacağız. Demek ki şu an duygularıma değil değerlerime bakmalıyım. Adil olana. Çatışmanın keskin köşelerini empati ile yumuşatmaya çalışmalı (birilerinin kalbini mektup gibi buruşturup atmamalı yani), önce çözüm bulmalı bunu yaparken de tıpkı Tıp okullarında öğretildiği gibi “Primum non nocere” yani “önce zarar verme” prensibini devreye sokmalıyım.
İş hayatı rekabet, çıkar çatışmaları ve kişisel hedefler arasında sert ve kesin kararlar vermeyi gerektirse de masumiyet kurumunun yeniden inşasında, slogan belki de budur: Primum non nocere. Ne güzel anlatır Cemil Meriç Kırk Ambar'da, “Hayat düşünen için bir komedidir, hisseden için trajedi. Kişotizm, yalınkat ve dünyaya çivili bir felsefeye karşı hayat dolu bir hikmettir. Güdük ve kanatsız ruhlara gülünç gelişi bundan. Biz de Mançalı şövalye gibi, yalnız başkalarının gözünde değil, kendi gözümüzde de gülünçleşebilmeliyiz biraz.”
İlk yazıda bahsetmiştik. Bir düelloda şövalyenin asıl amacı adaleti sağlamaktır, öldürmek değil. Bu nedenle galip gelmek için bir ölü gerekmez…
Sevgili dostlar, hayatın karmaşası karşısında kendi sesimizi duymakta hepimiz zorlanıyoruz. Şövalye ruhu, bir dönüşüm çağrısı. Çatışmalarımızı nazik bir düelloya dönüştürdüğümüzde, öldürmek yerine yaşatmayı, yıkmak yerine yeniden inşa etmeyi seçtiğimizde bir şeylerin kolaylıkla ve kendiliğinden değişmeye başladığını deneyimlemeye başlarız. Bazen galibiyet, herkesin birlikte galip olmasıyla gerçekleşir. Birbirimizi yetiştirdiğimizde, birbirimize katkı sunduğumuzda, birbirimize iyi geldiğimizde. Bence cesaret budur, özgüven de budur. Su kayadan güçlüdür, derler. Öyledir. O halde sloganımızı genişletelim: Önce zarar verme sonra birlikte iyileştir ve yeniden inşa et.
Şarkımıza geri dönelim: İçindeki çocuğa sarıl, sana insanı anlatır. Sezen Aksu, ismi Masum Değiliz olan bir şarkıda boşuna yazmamıştır bu cümleyi. Biz de söylerken, boşuna dolmuyor gözlerimiz. İçimizdeki çocuklar daha çok adalet istiyor dostlar. Masumiyetin ancak adaletle tesis edileceğini biliyor. Üstelik içimizdeki çocuklar, birbirlerini görüyorlar. Görüyorlar da bize söz geçiremiyorlar. Bugünler masumiyet ve galibiyet üstüne düşünmek için belki de en doğru zamanlar.
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.