Memnuniyet Bireyseldir Ama Toplumsal Bir Titreşim Yaratabilir
Memnuniyet Bireyseldir Ama Toplumsal Bir Titreşim Yaratabilir
Ondan şikâyet, bundan şikâyet
Ne iştah kaldı ne de afiyet
Ondan şikâyet, bundan şikâyet
Ne iştah kaldı ne de afiyet*
Şikâyet etmenin yeni bir sosyalleşme biçimi haline geldiğini fark ediyor musunuz? Belki de toplum olarak hep böyleydik ama mesajlaşma uygulamaları ve sosyal medyanın da etkisi ile daha büyük gruplar halinde şikayetleşmeye başladık.
Üzerinde doğduğumuz topraklardan içine doğduğumuz aileye, politikadan ekonomiye, evlilikten evlatlara, hava durumundan trafiğe ve günlük hayatın diğer tüm detaylarına kadar hep şikâyet halindeyiz.
Elbette zaman zaman çok da haklıyız.
Peki ya bu haklılığın tadı bizi bizden alıp şikâyet etmekten beslenir hale getiriyorsa?
Şikâyeti lezzetli bir şeker gibi ağzımızın içinde oradan oraya dolaştırıp, tadını doyasıya emerek kendimizden geçiyorsak? Ya bu şikâyet zihnimizi bir hoş yapıyorsa, çakırkeyif bir halde şikâyet ede ede hayatın sokaklarında dolaşıyorsak ve daha o şeker bitmeden paketten yeni bir taneyi ağzımıza atıveriyorsak?
Her şey senin istediğin gibi olsun
Bütün herkes seni konuşsun
Belki şikâyet etmeyi sevenlerdensiniz belki de memnunlar kulübenden ama yakın çevrenizde şikâyete yatkın olanlar var. Şikâyet severlerden şikayetçi olsak da konunun duygusal kökeni aslında biraz hüzünlü… Uzmanlara göre o şikayetlerin arkasında büyük bir görülme ve anlaşılma arzusu yatıyor.
Logoterapi'nin kurucusu Viktor Frankl, “İnsan derin bir anlam duygusu bulamadığında, kendini hazlarla ya da şikayetlerle oyalamaya başlar” diyor. Şiddetsiz iletişim yaklaşımının kurucusu Marshall B. Rosenberg ise şikâyet etmenin altında bastırılmış ihtiyaçlar olduğunu vurgulayarak şunları söylüyor: “Her eleştiri, yargı, teşhis ya da öfke ifadesi, karşılanmamış bir ihtiyacın trajik ifadesidir.”
“Şikayet ederiz çünkü çözüme değil, onaylanmaya ihtiyaç duyarız. Çoğu insanın istediği sorunun çözülmesi değil, duygularının görülmesidir” diyen Klinik psikolog Dr. Guy Winch şikâyetin arkasında yatan temel insan ihtiyacının anlaşılmak olduğunu açıklıyor.
Tüm bu alıntılar konuyu gayet anlaşılır hale getirse de kendimize dönüp baktığımızda kabullenmek kolay olmayabiliyor. “Ben şikâyet seven biri değilim ki” ya da “Şikâyet ediyorum ama haklı olduğum konularda” gibi yan yollara kaçmamız çok olası. Görülme ve duyulma ihtiyacımızı daha “yetişkin” yollarla karşılamak mümkünken şikayet diyarında ağzımızda o malum şeker ile yaşamaya devam etmek bir tercih… Burada herkes kendi payına düşen elmayı alsın deyip konuyu kişiselden toplumsala doğru ilerletmeyi tercih ediyorum.
Fark etmişsinizdir, kötümser bir şikayetçi olmak her zaman iyimser bir memnun olmaktan çok daha kolaydır. Hele bir iyimser olun, hayatınızdaki küçük şeylere memnuniyet gösterin, hele bir de bunu şahsen tanışmadığınız insanların olduğu dijital platformlarda yapın, bakın başınıza neler geliyor.
Ne saflığınız kalıyor ne Pollyannacılığınız. Hatta “Pollyanna” dilimize adeta bir hakaret unsuru olarak yerleşti fark ettiniz mi? Yıllarca “Her işte bir hayır vardır” diyen kaderci toplum, konu Pollyanna olunca öfkelenir oldu. Oysa ne diyordu Pollyanna? ABD'li Eleanor H. Porter'ın 1913'te yazdığı romanın baş kahramanı, aslında saf bir iyimser değil, yaşama direncini korumak için yaşadığı her deneyimin içinde kendine iyimser bir parça bulmayı başararak bize de bir yol açıyordu. “İnsanlarda kötüyü ararsan, elbette onu bulacaksın” diyerek de görmek istediğini yaratırsın felsefesine giriş yapıyordu. 1913'te hiçbirimiz bu dünyada değilken “Ne düşündüğünü seçemezsin belki ama, nasıl bakacağını seçebilirsin” diyen Pollyanna'nın frekansına çıkmak için bugün inzivalarda, seminerlerde, terapi odalarında ah ne çabalar harcanıyor.
Bir kadın karakter olarak dönemi için adeta bir devrim olan Pollyanna, hayatın içindeki zorluklara rağmen her zaman bir ışık görmenin mümkün oldğunu ve bunu görebilmenin de bilgelik olduğunu söyleyerek erken bir farkındalık devrimi yapıyordu.
Vay sen misin hayatın içindeki ışıkları görmeye, fark etmeye meyilli olan.
Vay içimizdeki Pollyannalar! Ne hakla… Her şey bu kadar kötü giderken nasıl olur da şikâyet etmezsiniz? Ne güzel şurada şikâyet ede ede dayanışıyorduk, neden kara -pardon- ışığı arayan koyun oluyorsunuz?
Hep sana, hep sana, hep sana
Hep sana, hep sana, hep sana
Bak işte, mutsuz oldun
Bugüne kadarki deneyimime dayanarak iki insanın birbirini doğru anlamasının dünyanın en zor işi olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bunun mümkün olabilmesi için önce iki kişinin de önce kendilerini doğru anlamaları, sonra doğru ifade etmeleri, birbirlerini dikkatle dinlemeleri, gerçekten anlamaya gönüllü olmaları, geçmişin heybesinden bir şeyleri bu diyaloğa taşımamaları ve daha birçok unsuru dengeli götürmeleri gerekiyor. Kolay değil. İşte tüm bu sürecin sonunda birbirini doğru anlayamamak önemli bir şikâyet sebebi oluyor. Sonra gelsin patrondan, iş arkadaşından, sevgiliden, kocadan, kankadan, öğretmenden ve daha birçok insandan şikâyet etme faslı.
Toplumsal olaylara geldiğimizde yan mahallede dahi yaşansa, bir olayın tam olarak nasıl gerçekleştiğine dair doğru bilgiye ulaşmamız neredeyse imkânsız hale gelmişken neden şikâyet ettiğimizden nasıl emin olacağız? Haberleşme araçlarının bu kadar yaygın olduğu günümüzde bu durum bir çelişki gibi görünse de bunun sebebi “haberi” verenin artık sorumluluk sahibi bir gazeteci değil, oradan geçmekte olan bir vatandaş, dikkat çekmek isteyen bir sosyal medya kullanıcısı, kendine haber kanalı diyen “kopyala yapıştır”cı ya da tamamen taraflı basın kuruluşları olması. Hatalı bilgilerle ve çoğunlukla hedef göstererek yapılan paylaşımların altını bir okusanız -bence okumayın- toplumsal ruh halimizin her şeye hemen inanmaya, inanıp şikâyet etmeye, şikâyet edip hemen öfkelenmeye ve hatta iftira atmaya ne kadar hızlı geçtiğini görebilirsiniz. Gerçek olaylara verilen gerçek tepkiler de o güzel atlara binip gittiler desek yeridir.
Tamam Pollyanna'nın hediye bebek beklerken koltuk değneği gelince “Hiç değilse onları kullanmak zorunda değilim” deyip mutlu olması kadar bir iyimserlik bu devir için kolay olmayabilir ama var olmayan olayların seline kapılıp şikâyet etmenin de bu devrin en büyük tuzağı olduğunu fark edebiliriz. Bu ikisinin tam ortasında çok tatlı bir nokta var, bir an için hissettiniz değil mi, işte tam orada durmaktan, durabilmekten bahsediyorum.
Sen ne istediğini hiç bilmedin
Sevildin belki ama sen hiç sevmedin
Herkes seni severdi
Ama bak kaç kişi kaldı şimdi
Sizce bugün hayattan memnun olabilmek bir saflık belirtisi midir, bir umursamazlık mıdır, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık mıdır yoksa aktif bir kabulleniş ve hatta bir direniş midir? Her şeyden şikâyet eden ve hiçbir şeyi yeterli bulamayan bir toplumdan ziyade duygusal dayanıklılığı olan, neye olumlu neye olumsuz tepki vereceğini seçebilen, yüzünden gülümsemeyi, kalbinden şefkati, günlük yaşamından yardımlaşmayı ve birlikte hareket etmeyi eksik etmeyen bir toplum olmak uzun vadede tüm şikayetlerin ilacı olmaz mı?
Tüm satırları artık birlikte şikâyet etmeyi bırakıp birlikte şükretmeye ve teşekkür etmeye bir damla katkım olsun diye yazdım. Bunu önce kendime hatırlattım sonra da bu yazıyı okuyanlara.
Bu yazıyı yazarken belli bir olaydan, durumdan, gerçeklikten özellikle bahsetmedim ki zihnimiz o çok iyi yaptığı şeyi yapıp “ama…” diye başlayan bahaneler üretmesin. Günlük oltalara takılmadan daha büyük bir yerden konuya yaklaşabilelim, kendimize ve bize dayatılanlara belli bir mesafeden bakabilelim ve memnun olmaya biraz daha yaklaşalım. Çünkü memnuniyet, bireysel bir huzur pratiğidir ama toplumsal bir titreşim de yaratır.
“Memnun” bir insan olmak için başımıza gelen her olayın büyük resimde mutlaka eksik bir parçayı tamamladığına, güzel bir desenin bir parçası olduğuna iman etmek gerekiyor. Üstelik bu büyük resmin olaydan bir ay, altı ay, üç yıl sonra değil ömrümüz boyunca tamamlanmaya devam edeceğini, belki de biz dünyadan göçüp gittiğimizde bugünkü zihnimizle göremeyeceğimiz kusursuz bir desen oluşturacağımızı kabul etmek…
Bunu başarabilir miyiz?
Sevgiyle kalın…
*MFÖ'nün Ele Güne Karşı Yapayalnız (1984) albümünde yer alan “Ondan Şikayet Bundan Şikayet” adlı parça
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.