Korkunun Kokusu, Cesaretin Tadı
Korkunun Kokusu, Cesaretin Tadı
“Korkunun kendisinden başka korkacak bir şey yoktur.”
(Franklin D. Roosevelt)
Depremler, siyasi gelişmeler, tutuklamalar, sokaklara dökülen gençler, orta yaşlılar ve yaşlılar, ekonomik sorunlar derken neredeyse korkunun kokusunu alıyorum. Size de öyle gelmiyor mu zaman zaman? Bazen bu his kendi içimde yükseliyor bazen de sadece gözlemliyorum.
Sosyal medya paylaşımları nedeniyle insanların gözaltına alındığı günlerde Instagram dolandırıcılarının atağa geçip onlarca hesabı “hakkınızda şikâyet var” mesajı ile korkutup ele geçirebilmesini,
Zaten yıllardır profesörlerin bile kendini polis, savcı diye tanıtanlar tarafından “terör” kelimesi kullanılarak dolandırıldığını,
Aynı “terör” kelimesinin bugün bambaşka korku iklimleri yaratmak için dile dolandığını,
Her bir uzmanın farklı yorumladığı deprem nedeniyle buz gibi havada geceyi sokakta geçirenleri,
Deprem anında panikle kendini balkondan atanları, duvardan düşenleri,
Muhalif olmak/olmamak/görünmek/görünmemek için ne yapacağını şaşırıp garip paylaşımlar yapanları,
Ve daha nice hali izledikçe zaman zaman korkuyu adeta katı bir madde gibi hissediyorum. Bunu yargılayacak değilim zira herkesin “korku” kalıbı kendine özel, herkesin hikayesi başka…
Ben sadece anlamak üzere bir şeyler karalamak, bireysel ve toplumsal düzeyde korkularımızı nasıl yaşadığımızı, sağlıklı ve sağlıksız korkunun izlerini sürelim istiyorum.
Korku… İnsan neslinin devam etmesi için evrimsel bir işlev gören, en eski duygularımızdan biri. Çok basit bir anlatımla atalarımız vahşi hayvanlardan korkmasaydı bugün bu satırları yazıyor olmayacaktım. Ancak atalarımız korkularının esiri olup o hayvanlar yüzünden bir daha mağaralarından çıkmayıp açlıktan ölselerdi siz de bu satırları okuyor olmayacaktınız. Elbette bugün, 2025 yılında korkularımız çok daha fazla, karmaşık ve yaratıcı olduğu için bizim de biraz çaba gösterip korkuyu anlamlandırmamız yararımıza olacaktır.
Korku, insan bedeninde -hayatta kalmak amacıyla- çok hızlı ve sistematik bir fizyolojik yanıt başlatıyor. Tehlikeyi algıladığımız anda beynimizdeki amigdala (sürüngen beyin ya da ilkel beyin de deniliyor) alarmı çalıyor ardından hormonlar, kaslar, gözbebekleri derken sistem harekete geçiyor. Sağlıklı bir korku tepkisinde, tehdit ortadan kalktığında bedenin hızla normale dönmesi gerekiyor. İşte bu sağlıklı korkunun etkisi ile yılan görünce kaçıyor, yanan bir binadan kendimizi dışarı atıyoruz. Ancak deprem sırasında hayatta kalmak için balkondan atlayan adam için aynı yorumu yapamıyoruz. Adam doğal bir korku yaşıyor ama geçmişinden gelen sağlıksız korku kalıpları ve panik yüzünden uygun olmayan bir tepki veriyor.
Sağlıksız korkular doğuştan gelmiyor; bize öğretiliyor. Bunları işliyor ve zamanla içselleştiriyoruz. En yakınlarımızdan başlayarak toplum, eğitim sistemi ve medya aracılığıyla korku dolu bir dünya algısı inşa ediliyor.
"Yabancılardan kork"
"Hata yapmaktan kork"
"Başarısızlıktan kork"
“Başkalarının senin hakkında ne diyeceğinden kork”
“Otorite figürlerine karşıt görüşlerini söylemekten kork”
Bu ve benzeri telkinleri alıyoruz, kabul ediyoruz. Bunu da ne yazık ki ihtiyacımız olan sevgi ve güveni kaybetmemek ya da toplumsal kabul görmek için yapıyoruz. Sonra gelsin özgüven eksiklikleri, risk almaktan kaçınmalar ve potansiyelinin altında yaşamlar.
Sürüden ayrılanı kurt kapar mı? Kapar. Bu yine evrimsel olarak insanın hayatta kalmak için bir gruba ait olma eğiliminin bir sonucu ve atalarımız sürüden ayrılmış olsalardı bugün korkularımız üzerine düşünme fırsatını da yakalayamamış olacaktık. Bu nedenle beynimizin en derinlerinde, o en ilkel, sürüngen köşesinde şöyle bir kayıt var: Farklı olursam dışlanırım, dışlanırsam güvende olamam.
İşte bu evrimsel kayıt yüzünden çoğunluktan ayrı düşünmek ve hele ki bunu yüksek sesle dile getirmek, bilinçdışında büyük bir tehdit sinyali yaratıyor. Fiziksel olarak ölmesek de sosyal olarak ölme korkusu. Aidiyet ihtiyacı, dışlanmak, onaylanmamak, itibar kaybetmek ya da küçük düşürülmek ölüm gibi bir şey oluyor, kimse ölmüyor ama başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğüne bağlı yaşayanlar belli ki sürünüyor.
İktidarlar, şirketler, medya ve bazı geleneksel yapılar işte bu görünmez zincirin, sosyal ölüm korkusunun üzerinde yükseliyor. Pink Floyd'un The Wall şarkısında eğitim üzerinden vurguladığı gibi korku ile sağlanan kontrol, bizi tutsak eden duvarlara bir tuğla daha üretiyor.
Hey Teacher! Leave them kids alone! Yani hoca, çocukları rahat bırak, bireyselliklerini tırpanlama!
Biraz dedikodu gibi olacak ama korkudan beslenen insanlar desem hemen aklınıza çevrenizden birkaç isim gelir mi? Benim geliyor mesela. Bazen farkında bile olmadan korkuyu bir kimlik, bir varlık hissi, bir sosyal bağ kurma aracı veya iç boşluğunu doldurma yolu olarak kullanıyorlar. "Ben farkındayım, ben uyarıyorum, ben biliyorum" duygusuyla kendilerini önemli hissediyorlar. Bu korkuları paylaşarak toplumla, diğer insanlarla bir bağ kuruyorlar. Daha önce işleyemedikleri bir travmanın yankısına takılıp kalıyorlar belki de. Hatta garip ama gerçek, duygusal olarak bir canlılık hissediyorlar. Bunların hepsine anlayış göstermemiz mümkün. Ama biliyorsunuz biz burada kendimizden kendimize gazetecilik yapıyor, soruları kendimize soruyoruz. Onlar böyle yaşarken biz onlardan ne kadar etkileniyoruz? Soru bu. Çünkü konuştukça büyüyen, mayalanan, fırında güzeeeelce kabaran bu korkunun besin değeri yok!
"Beni yargılayanlardan daha büyük bir korku duymuyorum."
Giordano Bruno- Evrenin sonsuzluğunu savunduğu için 1600'de diri diri yakılmıştır.
Ah işte en güzel kısma geldik: Cesaret! Cesareti korkusuzluk değil, korkuya rağmen doğru bildiğini ifade etmek olarak tanımlayarak başlamak hepimize iyi gelebilir. Çünkü hepimiz korkabiliriz, korkuyoruz ve sahte bir “korkmuyorum” hali korkunun kendisinden daha zararlı olabilir.
Peki bazı insanlar nasıl daha cesur, sesi daha çok çıkan, sorgulayan ve bunu sesli olarak dile getiren bireyler olurlar? Onların cesareti nereden gelir? Tabii ki yine önce aileye bakıyoruz. Aile içinde konuşmasına, fikrini söylemesine, araştırmasına, öğrenmesine ve sorgulamasına izin verilen çocukların daha cesur bireyler olduğunu tahmin etmek zor olmaz. Ancak aşırı onaylanan, sınır konulmayan çocukların hayatta karşılaştıkları ilk olumsuzlukta kırılıp cesaretlerini kaybetmeleri de mümkün. Bazen de baskıcı bir ailede büyüyen çocuk öfkesini sağlıklı bir cesarete dönüştürebiliyor. Çocukluktan itibaren cesur bir insan olmanın tek bir yolu yoksa birer yetişkin olarak kendi cesaretimizi beslemenin yine bize düştüğü ortada. O zaman sorularımızı soralım:
Kendi içsel değerlerimizi toplumun onayının önüne koyabiliyor muyuz?
Vicdanımız ve özgürlük duygumuz korkudan daha baskın mı?
Asıl aidiyetin dış onayda değil kendi değerlerimize sadakatte bulunduğunu keşfettik mi?
Bir öğretmenim korkularımızı yenmenin adımlarından biri olarak çok korktuğumuz fiziksel bir şeyi yapmayı önerir. Bu benim için paraşütle atlamak olabilir mesela. İnsanın zihninin ve bedeninin en korktuğu o fiziksel eylemi yapması ile hayatın diğer alanlarında da cesaret kapısından geçmesinin çok daha kolay olduğunu anlatmak istediğini sanıyorum. Çünkü korku karşısında bedenin verdiği olumlu tepkiler, zihne güven duygusu kazandırıyor. Duygusal risk almak da gerektiği yerde sesini çıkarmak da daha mümkün hale geliyor.
‘Bir insanı en çok besleyen unsur kendisi olabilmektir' diye düşündüğümüzde, cesaret bu halin ana maddelerinden biri konumunda yer alıyor. Fiziksel cesaret ile bedenimiz sınırlarını zorluyor, duygusal cesaret ile savunmasızca kalbimizi açmayı, ahlaki cesaret ile değerlerimizi savunmak uğruna risk almayı ve yalnız kalmayı göze alıyoruz. Cesaret; yapamam yerine deneyebilirim dedirtiyor, yaratıcılığı, sorun çözme becerisini geliştiriyor, ilerlemeyi sağlıyor, hata yapmaktan korkulmadığı için öğrenmeyi hızlandırıyor. Cesur insan içsel olarak da büyümeye başlıyor, özgüveni, hayatının derinliği artıyor, yönü netleşiyor. Ve bu insanlar diğerlerine de ilham oluyor. Bir kişinin cesareti diğerine bulaştığında toplumsal dönüşümlerin mümkünlüğü görünür hale geliyor.
Belki biliyorsunuzdur, Orwell'in adını ülkemize uyarlanmış her slogan cümlenin altına yazmak bir sosyal medya esprisi oldu. Buna çok gülüyorum ama ben şimdi onun gerçek bir cümlesini alıntılamak istiyorum:
"Sahtekarlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir."
Lafı daha fazla uzatmadan, kapanış soruları ile yazıyı noktalamak istiyorum. Korku içinizden bir şırınga ile çekilip alınsaydı:
Bugün şu anda avaz avaz neyi haykırmak isterdiniz?
Kime, ne derdiniz?
Ne yapardınız?
Nasıl yazılar yazar, sosyal medya paylaşımları oluştururdunuz?
Bunları yaptığınızda hayatınızda neler değişirdi?
Bunu yaptığınızda, ailenizde, arkadaş çevrenizde, toplumda neler değişirdi?
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.