Jung’un Rüyası, Arnold Schwarzenegger ve Kişiler Kadrosu
Jung’un Rüyası, Arnold Schwarzenegger ve Kişiler Kadrosu
Uzun yıllardır yazar koçluğu yapıyorum; ondan da daha uzun yıllardır, geliştirici editörlük. Mesleğime tutkuyla bağlıyım. Ağzımdan çıkan her sözün, bir Word dosyasına eklediğim her notun, tavsiyenin, üzerini çizdiğim söz öbeklerinin ya da eklediğim her virgülün yazar için önemini bilirim. Bunun sorumluluğunu almak, mühim bir şeydir. Kendimi geliştirme merakımın odağında çoğu zaman mesleğime duyduğum derin saygı ve sorumluluk yer alır. Bu amaçla da daima yeni okumalar yaparım. Birlikte çalıştığım yazarlara ilham olabilmek, onlara yeni perspektifler sunabilmek için. Bunlardan biri biri Tim Ferriss imzalı Devlerin Takım Çantası oldu. Kitap ismi gibi kocaman. Böylesi bir kitabı okurlarla buluşturan Epsilon Yayınevi'ne de ayrıca teşekkür etmek isterim.
Kitap, Arnold Schwarzenegger'in önsözüyle başlıyor. Schwarzenegger bu bölümde, başarının bireysel bir yolculuk olmadığını vurgulayarak hayatımıza dokunan insanların önemini anlatıyor. Kendisine sıkça “Başarınızın sırrı nedir?” diye sorulduğunu ve bu soruya karşılık olarak verdiği “Kendi başıma bir yere gelmedim, fazlasıyla yardım aldım” yanıtının insanları şaşırttığını belirtiyor. Toplumda yaygın olan “tek başına zirveye ulaşma” mitini reddediyor ve başarı hikâyelerinin yalnızca destekleyici değil, aynı zamanda zorlayıcı ve engelleyici kişiler tarafından da şekillendiğini ifade ediyor.
Schwarzenegger, Avusturya'da yoksul bir evde büyüdüğünü, Amerika'ya sadece bir spor çantasıyla geldiğini ve bir inşaat işçisi olarak çalışarak başladığı kariyerini milyonerliğe, Hollywood yıldızlığına ve Kaliforniya valiliğine kadar taşıdığını anlatıyor. Schwarzenegger, hayatına sadece destekleyici figürlerin hizmet etmediğini; zorlayıcı, hatta bazen toksik insanların da gelişiminde büyük rol oynadığını kabul ediyor. Örneğin babasının eleştirel ve talepkâr tavrı, Arnold'un kendi içindeki yetersizlik korkusuyla yüzleşmesine neden olmuş. Antrenörlerinin acımasız tavsiyeleri, içindeki hırsı ve kararlılığı ortaya çıkarmış. Hollywood'daki dışlanma, onun kendi farkını avantaja çevirmesine yol açmış.
Yazının tam burasında bir başka şahane kitaptan bahsetmek isterim: Timaş yayınları tarafından yayımlanan Gölgeyle Buluşma - İnsan Doğasındaki Karanlık Yüzün Gizli Gücü. Kitap, Connie Zweig ve Jeremiah Abrams'ın editörlüğünde hazırlanmış bir kolektif kitap. Carl Gustav Jung'un gölge kavramı, insanın bilinçdışında bastırdığı, kabul etmekte zorlandığı ya da reddettiği yönlerini temsil ediyor. Jung'a göre, bu karanlık yönlerle yüzleşmek, insanın bütünlüğe ulaşması için kritik bir süreç, yani gerçek bir kendini bilme yolculuğu. Kitapta gölge ve onunla ilişkimizi nasıl kurabileceğimiz, tanımlar ve yöntemlerle anlatılıyor. Kitapta altını çizdiğim bazı bölümleri şu şekilde özetleyebiliriz:
• Gölge, bir tür psişik bağışıklık sistemi gibi çalışır; insanın neyin "kendisi", neyin "kendisi olmayan" olduğunu ayırt etmesine yardımcı olur.
• Toplumun kabul ettiği yönler egoya; tasvip etmediği ve dışladığı yönler ise gölgeye itilir.
• Ego ve gölge birbirlerini var ederek gelişir. Ego, bir kimlik inşa ederken bazı yönleri sahiplenir, diğerlerini bastırır ve bilinçdışına itilen bastırılmış parçalar gölgeyi oluşturur.
• Gölge yalnızca olumsuz niteliklerden oluşmaz. Jungiyen analist Liliane Frey-Rohn, gölgenin sadece korkular ve bağımlılıklarla değil, bastırılmış yetenekler ve keşfedilmemiş potansiyellerle de dolu olduğunu söyler. Bu özelliği, onun hem insan ruhunun derinlikleriyle hem de yaşama gücüyle bağlantısını sürdürmesini sağlar.
• İnsan kendi gölgesini doğrudan görmekte zorlanır, bu nedenle sistemde gölge, genellikle başkalarından yansır. Kendi içimizde görmek istemediğimiz yönleri, çevremizde hoşlanmadığımız insanlarda veya yargıladığımız davranışlarda fark ederiz. Başkasında eleştirdiğimiz, küçümsediğimiz ya da reddettiğimiz özellikler çoğu zaman kendi gölgemizin yansımasıdır.
“İyi bir insan olmak yerine, bütün bir insan olmayı tercih ederim.”
Böyle diyor Jung, ne güzel ifade değil mi? Gölgeyle yüzleşmek cesaret gerektirir çünkü bu süreç, sadece eksiklerimizi değil, geliştirebileceğimiz güçlü yönleri de kabullenmeyi gerektirir. Tam da burada Jung'un "ruhun telafi edici işlevi" dediği mekanizma devreye girer. Kendi gölgemizi fark etmek ve onunla bütünleşmek, yaşadığımız iç çatışmalara yapıcı ve dönüştürücü bir bakış açısıyla yaklaşmamızı sağlar.
Gölgeyi görmek, onu dönüştürmek için ilk adımdır.
Gölgemiz, gelişimin, büyümenin ve kapasite arttırımının temel anahtarlarından biridir.
Ya yaşamak, kayıp parçalarımızı bularak gerçekleşen bir kendimizle bütünleşme yolculuğuysa? Ya bunca tantana aslında kendimize yerleşme çabasıysa… Tıpkı Nilgün Marmara'nın çok sevdiğim “Kuş Koysunlar Yoluna” şiirinde dediği gibi, “Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden / kendimi bulamıyorum /dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, / kendimi bir yer edinemiyorum, / kendime bir yer…”
Kendimize yerleşmemizin, kendimize kendimizde bir yer verebilmemizin sarsıcı ve cesur çözümüdür gölgeyle temas kurup onunla iletişimimizi sürdürmek. Bilinçdışına gömülmüş olana, bilinçle bakmak; onun özelinde yepyeni bir bilinç geliştirmek ve bu yolla onu dönüştürmek. Karanlıktan, aydınlığa, aydınlıktan, aydınlanmaya.
Bu konu, konuşulacak, hakkında söylenecek çok söz olan bir konu. Bana kalırsa hayat ellerini birbirine yaklaştırmış, bizi alkışlamak için hevesle bekleyen şahane bir seyircidir; biz parkurda ilerlerken onun en büyük motivasyonu engelleri aşmamızı izlemektir. Biz bunu yaparken, o da bizi desteklemektedir.
Biz hep o bizi mutlu edecek sanırız ya, ya bu bir yanılgıysa? Ya bütün mesele, bizim onu mutlu etmemizse? Ya ne kadar iyi oynarsak o, o kadar iyi destekliyorsa bizi?
“Bir gün bahçede yürürken bir dikene basacak olursanız, teşekkür etmeyi sakın unutmayın.”
Stefano D'Anna, Tanrılar Okulu
Arnold'ın önsözüne dönelim. Şimdi hepimiz yolumuzda bize eşlik eden insanlara bakalım. Müttefiklerimize, düşmanlarımıza, bir müttefik bir düşman olanlarımıza.
Tüm bu insanların bizim realitemizde ne işleri var?
Bize ne göstermek, ne anlatmak istiyorlar?
Bunların hangileri bize, kendimizle ilgili bakmaktan kaçındığımız şeyleri göstermek için oraya konuldu?
Ayşe'de sinirlerimi bozan şey ne? Mustafa'nın kaba tavırları karşısında duyduğum rahatsızlığın ardında hangi parçam, benim tarafımdan görülmeyi umuyor? Aytül neden bana kötü hissettiriyor? Tufan o lafı söylediğinde neden huzursuz oldum?
Bu yolculukla haklı yok suçlu yok, masum yok. Sadece bilgi var. Bilinç var. Hak etmekten ya da hak etmemekten bahsetmiyorum. Layık olmaktan ya da olmamaktan da. Ayşelerin üstesinden gelinir, Mustafalar bertaraf edilir, Tufan'la o konu açık açık konuşulur, o ayrı. Fakat, tüm bunların toplamında, ben, benimle ilgili ne bilmeliyim?
• Beni hangi davranışlar sinirlendiriyor?
• Hangi özellikleri tahammül edilemez buluyorum?
• Beni ne üzüyor?
• O gece neden uykum kaçtı?
• Lafı, tam da orada neden söyleyemedim?
• Bu huzursuzluk, farkına varmadığım hangi yönümle ilgili?
• Onların varlığı, benimle ilgili bakmaktan kaçındığım hangi gerçeği yüzüme çarpıyor?
Ne demiştik, mesele haklı ya da suçlu olmak değil, bilinç geliştirmek. İç gözlem yapmak. Öz farkındalığımızı bir fener gibi kullanmak. Ve evet sevgili dostlar, gölgeyle yüzleşmek cesaret ister çünkü kendimize dair radikal bir dürüstlük göstermemiz gerekir. Bu dürüstlük ile ancak, daha özgür, daha huzurlu, daha memnun, daha bilinçli olabiliriz.
İçsel tatmine ulaşırken gölgemizi bize hatırlatan olaylar, durumlar, kişiler kimler olabilir? Gölgeler nerelere gizlenmiştir?
Jung'un perspektifinden baktığımızda kıskançlık, hırs ya da yetersizlik hislerini tetikleyen rakipler, aslında potansiyelimizin henüz tam olarak ortaya çıkmamış taraflarını gösterir. Patronlar, öğretmenler veya ebeveynler gibi otorite figürleri, içimizdeki itiraz etmeyen, boyun eğici ya da başkaldıran tarafı ortaya çıkarabilir. Yapıcı ya da yıkıcı fark etmez; bizi eleştiren kişiler, içimizde var olan ama kabul etmediğimiz eksikliklerimizi ya da kusurlarımızı yansıtır. Ya da başarısızlıklar içimizdeki yetersizlik ya da değersizlik hissini tetiklerken ani başarılar, yeni kararlar kendini sabote etme eğilimleri ya da benlik değeriyle ilgili çatışmalar ortaya çıkabilir. Çok ters köşe olmakla birlikte şans ya da rastlantı sonucu karşımıza çıkan fırsatlar ya da imkanlar bu defa kontrol takıntımızı devreye sokarak güven algımızı yoklayabilir ya da kendi gücümüzü küçümseme yaklaşımını doğurabilir. Öyle anlar olur ki kayıplar değerlerimizi hatırlatır, baskıladığımız korkular gün yüzüne çıkar; değişim, kimlik kalıplarımızı alt üst etme tehdidi olarak algılanır.
Birkaç basit soru, kendi kendime konuşmam için içimde bir sohbet başlatabilir:
• Beni en çok zorlayan kişi aslında hangi iç çatışmamı yansıtıyor?
• Son başarısızlık deneyimim bana hangi yönümü kabul ettirmeye çalışıyor?
• Hayran olduğum ya da kıskandığım kişi, içimde hangi potansiyeli ya da arzuyu işaret ediyor?
• Başkalarının onayı olmadan da kendi başarılarımı kutlayabilir miyim?
Carl Gustav Jung, Anılar, Düşler, Düşünceler adlı kitabında bilinç ve gölge hakkında gördüğü rüyasını şöyle anlatır:
Geceydi. Bilinmeyen bir yerde, yoğun bir sisin içinde rüzgâra karşı zar zor ilerliyordum. Görünmez bir güç beni geriye çekiyor, ayaklarımın altında kayan zemin beni dengesiz kılıyordu. Ancak avucumun içinde titrek bir ışık taşıyordum. Küçük, kırılgan ama varlığı hayati bir ışık… Her şey, onu canlı tutmama bağlıydı.
Sis o kadar yoğundu ki önümü görmek neredeyse imkânsızdı. Sadece elimde tuttuğum ışığın küçük aurası, birkaç adım ötemi aydınlatıyordu. O ışık sönerse, tamamen karanlığa gömüleceğimi biliyordum.
Ansızın, içimde açıklayamadığım bir korku yükseldi. Sanki arkamdan bir şey yaklaşıyordu. Bedenim ürperdi. Takip ediliyordum.
Yavaşça dönüp baktım ve devasa bir karaltının bana doğru geldiğini gördüm. Beni izliyordu. Sisler arasından şekilsiz bir gölge gibi süzülüyordu. Rüzgârın uğultusunun içinde onun varlığını duyabiliyor ama ne olduğunu tam olarak anlayamıyordum. Bir an için içimi saf bir korku kapladı.
Kaçmalı mıydım? Hayır. Ne olursa olsun ışığı korumalıydım.
Bütün gece boyunca, rüzgâra ve korkuya rağmen küçük ışığımı söndürmemem gerektiğini biliyordum. Onu kaybedersem, ben de kaybolacaktım.
Uyandığımda her şey berraklaştı. Sisler içindeki o devasa karaltı, aslında kendi gölgemdi. Kendi içimden yükselen, bilinç ışığımın varlığıyla ortaya çıkan bir yansıma… Avucumda tuttuğum o küçücük ışık, benim bilincimdi. Karanlığın güçleri karşısında zayıf ve kırılgandı ama yine de bir ışıktı. Benim ışığım.
Bana öyle geliyor ki kendimizle olan mesainin en büyük faydası, kapasitemizi genişletmek ve potansiyelimizi, bizi daha bütünleşmiş bir benliğe dönüştürmek üzere faaliyete geçirmek. Yarım kalan işler, cesaret edemediklerimiz, geri çekildiğimiz anlar, boyun eğdiğimiz durumlar ya da bizi yıkıcı hale getiren haller… Hepsi, kendimizi tanıma ve dönüştürme sürecimizin rehberleri.
Sevgili dostlar, işte Arnold Schwarzenegger'in önsözü bütün bunları düşünmeme sebep oldu. Belki de Jung'un rüyasındaki ince ışık gibidir bizim de bilinçlerimiz. İç düzenimiz, zihniyetimiz, etrafımızda olup bitenler, hayatımızdaki figürlerin sembolize ettiği temalar ve onların uzattığı ip vesilesiyle bizi bekleyen kuyular, mağaralar; oralarda kendimizle yapmamız gereken mesailer… Bu fırsatları değerlendirmek lazım sanki.
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.