Hem Karınca Hem Ağustos Böceği Olmak Mümkün
Hem Karınca Hem Ağustos Böceği Olmak Mümkün
Eşim özel bir bankada çalışıyor. Ülkemizdeki ilk Covid 19 vakasının açıklandığı günden bu yana da uzaktan çalışmaya geçmişlerdi. Anlayacağınız dört koca yıldır evde bir odada ben bir odada o çalışıyordu. Gelgelelim yaz sonu, uzaktan çalışma dönemi sonlandı. O da artık eskisi gibi sabah erkenden yollara düşüyor. Onun yeniden ofis yaşamına dönmesinin eminim iyi tarafları vardır ancak ben henüz sadece bir tane bulabildim. O da akşamları eve dönüşü…
Evdeki ilk zamanlarını hatırlıyorum da… Çok değil birinci haftanın sonunda ona ergonomik bir çalışma sandalyesi almıştık, ta nerelerden gelmişti o sandalye. Sonra onun o, aslında salon mobilyalarımıza hiç uymayan siyah sandalyesi evimizin mühim bir parçası oldu. Yerinden asla oynatılmayan, Bununla da kalmadı. Yemek masamızın bir ucu da onun ofis masası oldu. 4 yıl, bal börek geçinip gittik. Öyle güzel, öyle iyi olmuştu ki. Özellikle çocuklar için babalarının hep evde oluşu muhteşemdi. Ne yalan söyleyeyim ben için de öyle. Evden çalışırken masasından neredeyse hiç kalkmadan çalıştı. Kahvaltısını bile bilgisayarının yanında etti yıllar boyu. Onun mesaisi boyunca biz evde çıt çıkarmadan yaşamaya alıştık. Ancak ne olduysa, ağustos sonuna doğru ofise geri döndüler. Bu hepimizi çok ama çok hüzünlendirdi. Sandalyesi hala masanın başında duruyor, bir daha geri döner mi bilinmez -ah ben epey içerlemişim galiba-.
Ben ise alışıktım. 2001 yılından beri evden çalışıyorum. Bu sürenin belli zamanlarında ofislerim de oldu ama buna rağmen toplantım olmadıkça gitmedim hiç ofise. Herkes boş yere kiraladığımı düşünedursun ben mekândan ve zamandan bağımsız üretmeyi seviyorum. Hayatımdaki düzeni buna borçlu olduğumu biliyorum.
Öyle sanıyorum ki pandemiden bize yadigâr bir bu kaldı: iş-yaşam dengesi. Hayatımızın tüm paydalarını gözetme ihtiyacı, belki de “Oh be! Hayat bu işte!” dediğimiz güzel anların çoğalması. Diğer yandan çok önemli bir detay daha var, pek çok insan konfor ile daha yüksek gelir arasında kaldığında tercihini konfordan yana kullanmaya başladı. Çünkü huzur hala en değerli şey… Duyduğunuzda bu mu yani denilebilecek küçük şeyler, “keyif” gibi çok temel bir ihtiyacı karşılıyor. Buna, çalışırken arka planda kendi müzik listeni dinleyebilmek de dahil şortla çalışabilmek de. O gün tezgâhı deniz kenarına açmak da dahil çocuğunun matematik problemini çözmesine yardım edebilmek de…
Uzaktan çalışmak deyip geçmemek gerek. Hepimiz daha iyi ve daha dolu dolu yaşamayı hak ediyoruz. Hem karınca gibi çalışıp hem de ağustos böceği gibi keyif çatabiliriz. Ve bunda bir sakınca olmayabilir.
Bahsedilen küçük anların varlığı yani özerklik, çalışanların kendi programlarını oluşturarak iş ve özel hayatlarını daha iyi dengelemelerini sağlıyor. Yapılan araştırmalar da bu konuda çeşitli çıktılar sunuyor. Örneğin stresi yönetmek, yeterli uyku almak, düzenli fiziksel aktivite yapmak, sağlıklı beslenmek, kendini ödüllendirmek gibi faktörler iş-yaşam dengesini korumada kritik olarak öne çıkıyor. Ayrıca, insanın kendini geliştirmeye yönelik aktiviteler yapması ve zamanı doğru organize etmesi de bu dengeyi sağlamada önemli bir yer tutuyor. İş-yaşam dengesini sağlamak artık hem kişiler hem de kurumlar için yeni bir strateji geliştirme alanı.
Son aylarda daha fazla duymaya başladım. Pek çok insan huzur ve konfor ihtiyacını kendi niteliklerinin ya da kariyer hedeflerinin önüne koymaya başladı. İnsanlar ömrünü, tüm zamanını ve enerjisini işe yatırmak yerine hem işini yapabileceği hem de hayatın tadını çıkarabileceği alternatifleri gözetiyor. Kazanabileceği 100K yerine hayattan keyif alabileceği 70K gelir karşılığında daha az iş yükü, daha az sorumluluk, daha az mesai “yaşam paketi”ne yöneliyor. İnsanlar bu uğurda evlerini küçültmeye, yaşamlarını sadeleştirmeye, sakin bir hayat sürmeye hazır. Feda edilen K'lar karşılığında, hayatı yaşanır kılacak o boşluk yani zaman satın alınıyor…
Anlaşılan iş dünyası, kendini insanın anlam ihtiyacına uyumlamak zorunda kalacak. Çünkü artık sadece, tırnak içinde söyleyelim Z kuşağını değil herhangi bir kuşağı da güç şartlarda çalıştırmak zorlaşıyor. Ya da mutsuz iş yerlerinin sayısı çoğalacak… “Önce insan” demeyi başaranlar ise gerçekten “insan kaynağı”na sahip olabilecek.
Geleceğin, “insan ve özgürlük” teması üzerinde inşa edileceğini düşünüyorum. Nihayetinde hayattaki en güzel şey, hayatın kendisi. Hepimiz daha fazla keyifli anlar peşindeyiz. İzini sürdüğümüz şey aynı: huzur. Ve insan, günün sonunda memnuniyeti ve tatmini hedefliyor.
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.