Bu Proje Gerçekten Benim Hayalim Mi?
Bu Proje Gerçekten Benim Hayalim Mi?
50 kişinin şahitliğinde öğretmenimin önünde oturuyorum.
Bana soruyor:
“Neyi dönüştürmek istiyorsun?”
Saatlerdir herkes kendi sıkıntılarını, hayallerini cesurca anlatırken sıra bana geldiğinde ne söyleyeceğimi düşünmekten kimseyi tam olarak dinleyememişim. İnsanın ne istediğini bilmemesi, kafasının karışık olması ne kadar zor.
Ve artık vaktim kalmadı, soruya cevap vermeliyim.
“Aslında” diyorum, “Hayatımda birçok şey yolunda. Birçok insanla, kocamla, ortağımla farklı farklı güzel işler yapıyorum. Ama aklımda bir proje var, onu bir türlü şekillendiremiyorum, adım atamıyorum, nereden başlayacağımı bilemiyorum ve bu bana yük oluyor.”
İçinde bulunduğumuz çalışmanın formatına uygun bir bağlantı kuruluyor aramızda ve sakince şöyle diyor:
“Bu proje kalbinle istediğin bir proje mi yoksa kendini kendine ispat etmeye mi çalışıyorsun? Kendi omuzlarından inip biraz zamana bıraksan bir süre sonra belki de bunun sadece zihninde olduğunu ama kalben yapmak istemediğini fark edeceksin.”
O an omuzlarımdan aşağı doğru kayan, kendini yok eden ağırlığın eksilişini hissediyorum, ferahlıyorum.
İnsanın kendine kendini ispatlama çabası tüm işaretleri yanlış anlamasına sebep olabilir mi?
Yıllardır çok (!) önemli, sadece benim için, benim yazdıklarımı okuyacaklar için değil bu ülke için çok (!) önemli olduğuna inandığım, bir misyon olduğuna inandığım proje aslında sadece benim kendimi kendime ispatlama çabam olabilir mi?
Bugüne kadar içimden geçenleri, hissettiklerimi, sezgilerimi, mucize diye nitelendirdiğim birçok olayı bir araya getirip kendime bir kurgu yaratmış olabilir miyim?
Lise yıllarımdan beri hayatıma giren birçok arkadaşın, dostun, iyi niyetle de olsa “Eee kitap ne zaman?” diye sorup durması beni projenin bir kitap yazmak olduğu fikri ile sınırlamış olabilir mi?
Sadece bir varoluş hali, bir duruş, bazı tanışmalar, bazı buluşmalar ve bazı fikir alışverişleri yeterli olacak olabilir mi?
Uzakta ucu görünüyor gibi olan yol, ben kendimi bıraktığımda aydınlanacak olabilir mi?
Ben kendimi kendi omuzlarıma yük etmiş olabilir miyim?
O proje kimin projesi ve ben aslında ne yapmak istiyorum?
Sadece sorular soruyorum, kesin yanıtlar aramıyorum ama yanıt şöyle geliyor:
Yavaşlamak istiyorum.
Kendimi henüz tam donanımlı hissetmediğim için yeni eğitimler almak, okumalar yapmak ama bunları da tam olarak yapamamak değil durmak istiyorum.
Hiçbir şey yapmamak istiyorum.
Derinleşmek değil sürükleyici bir polisiye roman okumak, bazen de sabun köpüğü diziler izlemek istiyorum.
Çok (!) önemli şeyler yapmak zorunda hissetmeden boş boş dolaşmak, seyahat etmek, hiçbir işe (!) yaramadığım günler yaşamak istiyorum.
Ancak bu kararı vermeden önce attığım bir adım var. Yönetmen Onur Ünlü'nün senaryo sınıfına kaydolmak üzere bir ön görüşme yapmıştım. Geri adım atmıyorum. “Kitap değil senaryo mu yazsam acaba?” sorusu ile yaptığım ön görüşmeyi, “Sadece o dünyayı anlamak için derslere girer, Onur hocayı tanımış olur, gidişata göre de ne yapacağıma bakarım” kararı ile kesin kayda dönüştürüyorum.
Onur hoca, senaryo yazmaya heves etmiş farklı yaşlardan ve mesleklerden bizlere, “Her şeyi tek senaryoda yazmanız gerekmiyor. Başka filmde kullanırsınız. Hepsini yazacak zamanınız var” diyor. Bunu neredeyse her ders söylüyor. Bunu duymak bana çok iyi geliyor, eminim sınıf arkadaşlarıma da…
Dersler boyunca evrensel bir anlatı şablonu olan Kahramanın Sonsuz Yolculuğu'nu anlatıyor. “Olaylar hep bu şekilde gelişir, insanlık tarihi bunu değiştirecek kadar eski değildir” diyor. Amerikalı mitoloji araştırmacısı Joseph Campbell tarafından ortaya atılan bu şablonda her kahramanlık hikayesi aslında aynı iskelet üzerinde kuruluyor. Özetle;
Bir çağrı gelir → kahraman yolculuğa çıkar → zorluklarla karşılaşır → dönüşür → ödülünü alıp geri döner → bilgeliği paylaşır.
Kahraman deyince başka bir seviyeden ya da sadece filmlerde olan tiplemelerden bahsediliyor gibi gelse de hepimiz bu programı içimizde taşıyor ama kullanmıyor, bazen yaşıyor ama çoğunlukla anlamlandıramıyoruz. 90 dakikalık bir film senaryosunun içinde her şey hızlı hızlı olup biterken bir ömürdeki olayların sıralaması gözümüzden kaçıveriyor belki. Buna da bir de hayatın birden fazla alanında katman katman yolculuklar eklenince telaşımız artıyor: Zaman daraldı, daha hiçbir şey yapamadım!
Neydi şablonun ilk adımı?
Bir çağrı gelir!
İşte ben bugünlerde bu çağrıyı doğru duyup duymadığımı anlamaya çalışıyorum.
Çok mu anlam yükledim yoksa şekillendirmekte acele mi ettim?
Doğu'nun kaderciliği ile Batı'nın hedefe odaklılığı arasındaki bu sıkışmışlığımı en iyi nasıl harmanlarım?
Bunu anlamak için yavaşlamayı, zihnimi yeni fikirlerin, kalbimi yeni ilhamların gelmesi için boşaltıyorum.
Peki ya siz?
Bugün yapmak istediğinizi düşündüğünüz şeylerin çağrısını bizzat aldınız mı yoksa başkalarının aklınıza soktuğu ama kalbinize dokunmayan projeler peşinde mi koşuyorsunuz?
Çağrı deyince ne anlıyorsunuz? İlahi bir dokunuş mu, mucizevi bir olay mı?
Çağrı aslında bir kriz, kayıp, bir sıkışma, hastalık, boşluk, anlamsızlık bazen de tesadüf gibi görünen eş zamanlıklar, rüyalar, filmler ya da kitaplar ile gelebilir.
Sizin çağrınız neydi?
Onu duydunuz mu?
Ona uydunuz mu?
Gözünüz, kulağınız ve kalbiniz açık günler dilerim.
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.
Erol Özmandıracı
Bay İnşaat, Yönetim Kurulu Üyesi
Dr. Fatoş Karahasan
Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Gazeteci/ Yazar
DNA Editör
Editör
Aret Vartanyan
Yazar & Yaşam Atölyesi, Kurucu
Selçuk Ergenç
Capital Dergisi, CEO Talk Yazarı
Aret Vartanyan
Yazar & Yaşam Atölyesi, Kurucu
DNA Editör
Editör
Nevzat Çalışkan
Group Medya, Kurucu Ortak
Çiğdem Yücesoy Subaşı
Inbusiness, Yazı İşleri Müdürü
Yelda İpekli
Marka Yönetim Uzmanı
© Digital Network Alkaş | 2026